Son dönemde ajans haberlerinin başlıklarına şöyle bir göz gezdiriyorum da; teknoloji devlerinin yeni lansmanları, yapay zekanın hızla yükselişi, algoritmaların hayatımızı nasıl şekillendirdiği…
Her şey inanılmaz bir hızla “dijitalleşme” ekseninde dönüyor. Medya haberlerini takip eden biri olarak bazen durup düşünmeden edemiyorum: Biz gerçekten bu kadar hızlı bir akışın içinde neyi kaçırıyoruz?
Yeni nesil medya dinamikleri bize her anı arşivleme, hikayeleştirme ve kitlelerle paylaşma imkanı veriyor.
Bu harika bir özgürlük gibi görünse de beraberinde ciddi bir yük getiriyor: Görünür olma baskısı.
Bir konsere gittiğimizde, yeni bir şehir keşfettiğimizde ya da sadece güzel bir kahve içtiğimizde bile zihnimizin arka planında aynı soru çalışıyor: “Bunu nasıl kurgulamalıyım?”
Ajans bültenlerine düşen veriler de bunu doğruluyor; dijital içerik üretim ve tüketimi her yıl rekor kırıyor. Ancak bu üretkenlik patlamasının ortasında, samimiyet ve anın tadı biraz arka planda kalıyor gibi.
Medya sektörünün tam ortasında büyüyen ve bu dönüşümü yakından izleyen bir genç olarak cevabını aradığım asıl soru şu: Ekranların arkasından tanıklık ettiğimiz bir hayatı gerçekten yaşamış sayılır mıyız?
Teknolojiyi ve medyanın gücünü arkamıza alalım, evet.
Ama belki de arada bir kamerayı indirip sadece bakmayı, dinlemeyi ve o anın içinde kalmayı yeniden hatırlamamız gerekiyordur.
Çünkü en iyi hikayeler, kayıt tuşuna basmadığımız anlarda saklı.