Birazdan size depremden bahsedeceğim.
Ama önce gökyüzüne bakalım.
Çünkü bu günlerde gökyüzünde hareket var.
12 Ağustos’ta Güneş tutulacak. Aynı günlerde gökyüzü Perseid meteorlarıyla şenlenecek. Yani bir yanda Güneş kararacak, diğer yanda gökyüzünden ışıklar geçecek.
Ne güzel değil mi?
İnsan ister istemez başını kaldırıp bakacak.
Ama işte tam da burada size küçük bir oyun oynayacağım.
Başınızı gökyüzüne kaldırmayın.
Bir kere de aşağı bakın.
Ayağınızın bastığı zemine…
Oturduğunuz binaya…
Çocuğunuzun uyuduğu odaya…
Çünkü biz gökyüzündeki tutulmayı günler öncesinden hesaplayabiliyoruz da, içinde yaşadığımız binanın ne kadar güvenli olduğunu hâlâ “Allah korusun” seviyesinde konuşuyoruz.
Şimdi 1999’a gidelim.
11 Ağustos 1999…
Güneş tutuldu.
Türkiye gökyüzüne baktı.
İnsanlar sokaklara çıktı, gözlüklerini taktı, o tarihi anı izledi.
Altı gün sonra…
17 Ağustos.
Bu kez gökyüzü değil, yer karardı.
Marmara sallandı.
On binlerce insanın hayatı değişti.
Ve biz o günden sonra ne dedik?
“Bir daha asla hazırlıksız yakalanmayacağız.”
Aradan 27 yıl geçti.
Şimdi yine Ağustos.
Yine gökyüzünde bir tutulma var.
Yine meteor yağmuru var.
Ve biz yine aynı sorunun etrafında dolaşıyoruz:
Acaba bir şey olacak mı?
İşte benim canımı sıkan tam olarak bu.
Biz hâlâ gökyüzünden işaret bekliyoruz.
Oysa deprem gökyüzünden gelmeyecek.
Deprem yerin altında olacak.
Meteor yağmurunu izlerken dilek tutacağız belki…
“Allah’ım ailemi koru.”
Çok güzel.
Ama Allah aşkına, o dileğin yanına bir de şu soruyu ekleyelim:
“Ben ailemi korumak için ne yaptım?”
Binamızın deprem performansını biliyor muyuz?
Toplanma alanımız nerede?
Evimizde acil durum çantası var mı?
Çocuklarımız deprem anında ne yapacağını biliyor mu?
Yaşlı annemiz, babamız, komşumuz ne yapacak?
Bunları bilmiyorsak kusura bakmayın ama gökyüzündeki meteorun kaç tane olduğunu bilmenin bize pek faydası yok.
Çünkü biz bazen kader ile ihmali birbirine karıştırıyoruz.
Bir bina yıkıldığında:
“Takdir-i ilahi…”
diyoruz.
Peki binanın kolonuna sonradan müdahale edilmesini kim yaptı?
Zemin etüdünü kim kontrol etti?
Denetimi kim yaptı?
“Bir şey olmaz” diyen kimdi?
İşte kader ile ihmali ayırmak burada başlıyor.
Ve belki de en büyük yanılgımız şu:
Depremi önleyemeyiz.
Evet.
Ama depremin öldürücü olmasını azaltabiliriz.
Sağlam bina yapabiliriz.
Riskli binayı dönüştürebiliriz.
Toplanma alanlarını koruyabiliriz.
Afet planı yapabiliriz.
Çocuklarımıza deprem eğitimi verebiliriz.
Yani deprem geldiğinde sadece dua eden değil, hazırlıklı olan bir toplum olabiliriz.
Şimdi tekrar 12 Ağustos’a dönelim.
Güneş tutulacak.
Meteorlar geçecek.
İnsanlar gökyüzünü seyredecek.
Belki yine 1999’u hatırlayacağız.
Belki birileri “1999’da da tutulma olmuştu” diyecek.
Ben ise başka bir şey söyleyeceğim:
Bırakalım gökyüzü ne yapacağını kendi yapsın.
Güneş tutulur.
Meteor geçer.
Yıldız kayar.
Bunların hiçbirini biz yönetemeyiz.
Ama kendi binalarımızı, kendi şehirlerimizi, kendi hazırlığımızı yönetebiliriz.
O yüzden bu kez gökyüzüne bakarken sadece dilek tutmayalım.
Bir de kendimize söz verelim.
“Bir sonraki depremde ‘keşke’ dememek için bugün ne yapabilirim?”
Çünkü 1999 bize çok pahalı bir ders verdi.
Ve hâlâ o dersin sınavındayız.
Son sözüm de şu:
1999’da gökyüzüne baktık, sonra yer sallandı.
2026’da yine gökyüzüne bakacağız.
Ama bu kez…
Gökyüzündeki tutulmayı izlerken, ayağımızın altındaki zemini unutmayalım.
Çünkü gökyüzündeki yıldızları saymak kolay.
Asıl mesele, altında yaşadığımız binanın sağlamlığını bilmektir.
👏👏👏