Siyaset de gazetecilik de aynı yerde sınanır: Vicdanın karşısında…
Çünkü siyaset, makam ve koltukla; gazetecilik ise kalem ve kelimelerle yapılır. Ancak ikisinin de gerçek değeri, insanın sahip olduğu makamda değil, sahip olduğu karakterde ortaya çıkar.
Bugün toplumun en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri de budur:
Liyakat, dürüstlük, sadakat, mütevazılık ve gerçeklik…
Bunlar birer süslü kelime değildir.
Liyakat; işi ehline teslim etmektir.
Dürüstlük; kimse görmese bile doğruyu yapabilmektir.
Sadakat; menfaate değil, hakikate ve emanete bağlı kalmaktır.
Mütevazılık; makam yükseldikçe insanlığını unutmamaktır.
Gerçeklik ise alkışın peşinden gitmek yerine, ne olursa olsun hakikatin yanında durabilmektir.
İşte siyasetçinin de gazetecinin de asıl imtihanı burada başlar.
KOLTUK GEÇİCİ, KARAKTER KALICIDIR
Siyasetçiye verilen makam bir emanettir.
Milletin oyuyla gelen her makam, aslında millete karşı verilmiş bir sözdür. O nedenle siyasetçinin büyüklüğü, çevresinde kaç kişinin bulunduğuyla değil; vatandaşın derdini ne kadar dinlediğiyle ölçülmelidir.
Vatandaşın kapısını sadece seçim zamanı çalan değil, ihtiyaç duyulduğunda yanında olan siyasetçi değerlidir.
Eleştirilince öfkelenmeyen, övülünce şımarmayan, kendisine yakın olana da uzak olana da aynı adalet duygusuyla yaklaşabilen insan değerlidir.
Çünkü devlet yönetmek, sadece yetki kullanmak değildir.
Devlet yönetmek, emaneti taşımaktır.
GAZETECİNİN KALEMİ DE BİR EMANETTİR
Peki gazeteci?
Gazetecinin emaneti de kalemidir.
Kalem; para karşılığında yön değiştirdiğinde kalem olmaktan çıkar, birilerinin aparatı hâline gelir.
Gazeteci, bir gün iktidarı överken başka bir gün menfaat karşılığında aynı iktidarı yeriyorsa; bir kişiyi çıkarı için göklere çıkarıp çıkarı bittiğinde yerin dibine sokuyorsa, orada gazetecilik değil, hesaplaşma ve pazarlık vardır.
Gerçek gazeteci ise alkışlanmak için değil, doğruyu yazmak için yazar.
Bazen bir haber yapar, dostunu kaybeder.
Bazen doğru bildiğini söyler, makam sahiplerinin hoşuna gitmez.
Bazen herkes susarken o konuşur.
Ama geceleri başını yastığa koyduğunda şunu söyleyebiliyorsa:
“Ben kalemimi satmadım.”
İşte gazeteciliğin şerefi budur.
“SATILMAYAN KALEM” NE DEMEKTİR?
Satılmayan kalem, sadece para karşılığında yazmayan kalem değildir.
Satılmayan kalem;
Korkuya teslim olmayan kalemdir.
Menfaate teslim olmayan kalemdir.
Kişisel husumeti haberin içine sokmayan kalemdir.
Dostunu korumak için gerçeği değiştirmeyen, düşmanını yermek için iftira atmayan kalemdir.
Ve en önemlisi;
Doğru bildiğini, bedeli ne olursa olsun yazabilen kalemdir.
Gazetecinin gücü, arkasındaki kişinin makamından değil, okuyucusunun güveninden gelir.
O güven bir kez kaybedildi mi, en büyük manşet bile o kalemi yeniden değerli hâle getiremez.
SİYASETTE SADAKATİN ADRESİ MENFAAT OLAMAZ
Sadakat de yanlış anlaşılmamalıdır.
Sadakat, yanlışın yanında durmak değildir.
Sadakat; kişiye değil, ilkeye bağlılıktır.
Bir siyasetçinin arkadaşına sadakati, arkadaşının her yanlışını savunmak değildir.
Bir gazetecinin bir siyasetçiye saygısı, onun her yaptığını doğru göstermek değildir.
Gerçek dostluk da gerçek gazetecilik de gerektiğinde:
“Burada yanlış yaptın.” diyebilmektir.
Çünkü bazen en büyük iyilik alkışlamak değil, doğruyu söylemektir.
MÜTEVAZILIK MAKAMIN DEĞİL, İNSANIN SÜSÜDÜR
Makam insanı büyütmez.
Makam, insanın nasıl biri olduğunu ortaya çıkarır.
Makama geldiğinde insanlara tepeden bakmaya başlayan kişi, aslında makamın büyüttüğü biri değildir.
Tam tersine, makamın altında küçülen biridir.
Oysa gerçek anlamda büyük insanlar, yükseldikçe daha fazla insanın elinden tutar.
Kapısını vatandaşa kapatmaz.
Telefonunu ulaşılmaz hâle getirmez.
Kendisine oy vermeyen insanı düşman görmez.
Gazeteciyi de kendisini öven biri olarak değil, gerektiğinde soru soran, sorgulayan ve gerçeği arayan biri olarak görür.
Çünkü demokrasi alkıştan değil, eleştiriden de güç alır.
HAKİKATİN TARAFINDA DURMAK
Bizim ihtiyacımız olan şey ne sadece siyasetçinin daha güzel konuşmasıdır ne de gazetecinin daha büyük manşetler atmasıdır.
Asıl ihtiyacımız:
Daha dürüst insanlar.
Daha liyakatli yöneticiler.
Daha mütevazı makam sahipleri.
Daha cesur gazeteciler.
Ve daha gerçek bir kamuoyu…
Çünkü toplumun güven duygusu zedelendiğinde, sadece siyaset değil, medya da zarar görür.
Bugün belki bazı kalemler çok güçlüdür.
Bazıları çok okunuyordur.
Bazıları çok alkışlanıyordur.
Ama tarihin terazisi farklıdır.
Tarih, kimin daha çok alkış aldığını değil;
Kimin doğru zamanda doğru yerde durduğunu yazar.
BİZİM KALEMİMİZİN TARAFI BELLİDİR
Benim gazetecilik anlayışımda kalemin bir tarafı vardır:
Hakikat.
Ne bir siyasi makamın yanında durmak için gerçeği eğmek…
Ne bir kişisel çıkar uğruna kalemi yönlendirmek…
Ne de birilerine yaranmak için övgü yağdırmak…
Gazeteci, gerektiğinde yanlış gördüğünü eleştirecek; doğru gördüğünü de kim olduğuna bakmadan takdir edecektir.
Çünkü gerçek gazetecilikte ölçü:
“Kim söyledi?” değil, “Ne söyledi ve gerçek mi?” olmalıdır.
Siyasette de aynı ölçü geçerlidir.
“Bizden mi?” sorusundan önce:
“Doğru mu?”
diye sorulmalıdır.
İşte o zaman siyaset de medya da yeniden güven kazanır.
SON SÖZ: KALEMİN MÜREBBİSİ VİCDANDIR
Günün sonunda herkes makamını bırakır.
Milletvekili vekillikten ayrılır.
Belediye başkanı makamından iner.
Bürokrat görevini tamamlar.
Gazeteci ise bir gün kalemini bırakır.
Geriye ne kalır?
İsim değil, itibar.
Makam değil, hizmet.
Para değil, vicdan.
Alkış değil, hakikat.
Bu yüzden diyorum ki:
Bir ülkede satılmayan kalemler çoğaldıkça, temiz siyaset güçlenir.
Liyakat sahibi insanlar çoğaldıkça, devlet güçlenir.
Dürüst insanlar çoğaldıkça, toplum güçlenir.
Mütevazı insanlar çoğaldıkça, kardeşlik güçlenir.
Ve insanlar menfaat yerine hakikatin yanında durdukça, adalet güçlenir.
Bizim mücadelemiz bir kişiyle, bir partiyle, bir makamla değil;
yanlış anlayışladır.
Bizim tarafımız bir şahsın değil;
doğrunun tarafıdır.
Çünkü bazı kalemler vardır, mürekkebi biter ama onuru bitmez.
Bazı insanlar vardır, makamı gider ama itibarı kalır.
Ve bazı sözler vardır, bugün alkışlanmasa bile yarın tarihin hafızasında yerini bulur.
Satılmayan kalemlerin mürekkebi belki daha az parlar; ama yazdığı hakikat daha uzun yaşar.